Ykleniyor...

 

 


  

Haberler
MİTHAT ÖZCAN’IN YENİ KİTABI ÇIKTI: (22.11.2012 - 20:45)


                    

MİTHAT ÖZCAN’IN YENİ KİTABI ÇIKTI:

TANIKLARIN DİLİNDEN PÊRÎ VADİSİ

            Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen felaket, insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.”

          Böyle başlıyor Mithat Özcan’ın “Tanıkların Dilinden Pêrî Vadisi” adlı yeni kitabı. Yazarın kısa bir süre önce çıkan “Uzak ve Yakın Geçmişiyle OKÇİYAN” adlı kitabı gibi bu yeni kitabı da Peri Yayınları’ndan çıktı. Kitabın merkezinde yer alan konu, “insan-toprak ilişkisi üzerinden bir coğrafya parçasına yapılan sosyolojik bir yolculuk” denebilir. Bu yolculuk, bir kimlik aidiyetine doğru uzayıp giden bir yolculuktur. Bu yolculuğa yaşlı ve bilge kişilerle çıkılıyor. Anlatımı güçlü bu kişilerle “Pêrî Vadisi” denilen coğrafya parçası üzerinde yakın geçmişe yapılan bu yolculukta yaşama dair hemen her konu dillendiriliyor. Bu vadinin toprakları üzerinde yaratılan yaşam nitelikli tanıkların dilinden ortaya konuyor, çözümleniyor, yorumlanıyor. Bu tanıklık bir coğrafyanın insan yaşamı üzerindeki etkisini, kültürel bir kimliğin yaşamı nasıl biçimlendirdiğini açıkça görülüyor.

            Mithat Özcan’ın tanıklığına başvurduğu kişiler Pêrî Vadisi’nin çeşitli köylerinden… Bu kişilerin ortak özellikleri orta yaşın üzerinde olmaları, olup biteni iyi izlemiş ve derin kavramış olmaları, mantıklarının ve anlatımlarının oldukça güçlü ve renkli olmasıdır. Bu nedenle de kitapta akıcı, renkli ve dinamik bir dille karşılaşmaktayız. Kitapta yer alan tanıkların anlattıkları sosyolojik özellikler taşımaktadır. Tanıklar yalnızca sosyolojik değeri olan şeyler anlatmakla kalmıyor, tarih bilimi açısından da kayda değer bilgiler veriyorlar. Böylece de Pêrî Vadisi’nin yakın tarihine de önemli katkılar sunuyorlar.

           Mithat Özcan’ın “Tanıkların Dilinden Pêrî Vadisi” adlı bu yeni kitabı, bir söyleşi kitabı. Yazarın Pêrî Vadisi’nin çeşitli köylerinden seçtiği tanıklarla yaptığı söyleşilerden oluşan bu kitapta, o coğrafyadaki yaşama dair değinilmedik konu kalmamış gibidir. Pêrî Vadisi’nin köylerinde ve mezralarında kimler nasıl yaşıyordu? Günlük yaşamda ne tür sorunlar yaşanıyordu? O topraklarda nasıl bir yaşam sürmekteydi? Son otuz-kırk yılda Kürt Sorunu nedeniyle yaşanan baskılar, köy boşaltılmaları, göç ve doğurduğu sorunlar, insansızlaşmanın derin acısı… vb. konular kitapta derinlemesine ele alınmaktadır.

              Tanıkların Dilinden Pêrî Vadisi” kitabının önsözü sosyolog-yazar İsmail Beşikçi’nin kitapta yer alan söyleşiler hakkındaki değerlendirmelerinden oluşmaktadır. Beşikçi bu değerlendirmelerde her zaman yaptığı gibi sosyolojik çözümlemeler yapmakta, konunun daha iyi anlaşılması ve derinlik kazanması için katkı sunmaktadır. Bu önsöz bile tek başına kitabı okunmaya değer, nitelikli hale getiriyor. Fakat kitapta yer alan söyleşilerin de kitabı oldukça renkli, oldukça çözümleyici, oldukça akıcı anlatımlı kıldığını da söylemek gerekiyor. Kitapta kullanılan dil, akışkan, anlaşılır ve günlük konuşma diline oldukça yakın bir dil. Bu nedenle de her düzeydeki okuyucu zorlanmadan bu kitabı okuyabilir.

              Kitapta yer alan çok sayıda söyleşiyle Pêrî Vadisi coğrafyasındaki yaşam derinlemesine ele alınıyor. Okuyucu bu kitabı okuyup bitirdiğinde o topraklar üzerinde olup bitenlere dair çok şey öğrenmekle kalmıyor, Kürt kimliği ve devletin bu kimliğe nasıl bir anlayışla baktığını da kolayca kavrayabiliyor. Kitapta yer alan her söyleşi, yazarın derin merakını yansıtan sorularıyla daha da boyutlanıyor, okuyucu açısından çekici bir hale geliyor.

             Kitapta çok sayıda söyleşi yer almaktadır. Bu söyleşilerde nelerin anlatıldığına ilişkin merakınızı bir parça da olsa giderebilmek için şu kısa anlatımlara yer vermek yararlı olacaktır:

            Çınara Elîfa Dewrê/Çınar Ana: Kadın olmanın ne baş belâsı bir şey olduğunu ancak biz kadınlar biliriz. Gerçekten öyle... Başka yerlerdeki kadınları bilmem ama bizim buranın kadınları için kadınlık çok ağır bir yüktür. Kadın olmak bana göre “bındestî” yani köleliktir, hizmetçiliktir, erkeğin emir kulu olmaktır. Bizim buralarda bir söz vardır, “Jın erd e, mêr azman e” diye. Yani kadın yerdir, aşağıdadır, erkek gökyüzüdür, yukarıdadır, değerlidir. İşte kadın olmayı, böyle aşağılarda, sürünen bir durum olarak görüyorlar. Son olarak da kadın olmak acı çekmektir, durmadan fedakârlık yapmaktır, çok ağlayıp az gülmektir diyorum. Bu durumda da, “Xwelî serîyê jınan bıbê/Toprak kadınların başına olsun” demek lazım.

          Resul Ağa/Resul Okçuoğlu: “Ağalık öyle resmi bir mertebe, bir vazife değil ki. Ağalık, insanların bazı insanları kendine önder, koruyucu kabul ederek bağlanmalarıyla ortaya çıkan bir sıfattır. Bana sorarsanız ağalık insanların bir otoriteye bağlanmak, yönetilmek ve korunmak ihtiyaçlarından doğmuştur. Devletin zayıf olduğu dönemlerde böyle şeylere ihtiyaç vardı. Ağalık, halkın bulduğu bir idare şekliydi. İnsanlar her bölgede akıllı ve cesur buldukları bir nüfuzlu kişinin etrafında toplanmışlardı. Biliyorsunuz eskiden sipahi ağalığı varmış. Tabii buralarda hükümetin etkisi filan yokmuş. Devlet otoritesinin yokluğundan doğan boşluğu nüfuz sahibi kişiler doldururmuş. Bizim ağalığımız da böyle nüfuza dayanan bir ağalıktır. Hani bilmem kaç köyü, emrinde şu kadar adamı olan bir ağalık değil bu. Bizimkisi aslında sipahi ağalığından kalma bir ağalık.”

            Hesenî Mala Hacê/Hasan Çelebi: “Hayır hayır! Bunu kabul etmiyorum! Eşkıya denilen kişiler canavar değildi ki! Onlar da bizim insanlarımız arasından çıkan kişilerdi. Biz dağa, halkı soymak, can yakmak, eziyet etmek için çıkmamıştık. Biz, bir sebeple insanı vurup dağa kaçmıştık. Yakalanmamak için, cezaevine girmemek için kaçıyorduk. İnsanın tabiatı zaten bozuksa, dağa çıktığı zaman iyice canavar oluyordu. Qemî Porê, kötü olduğu için kötülük yapıyordu.”

         Pargasorlu Sılêmanê Berîyê/Süleyman Yılmaz: “Ah oğul ah! Ben her şeye inanırdım da bir gün İstanbul’a gelip yaşamak zorunda kalacağıma inanmazdım! Ben doksan yıl aynı yerde, köyümde yaşadım. Akrabalarım, komşularım o köylerin mezarlıklarında yatıyor. Ben buraya kendi isteğimle gelmedim! Köyümüzü yaktılar, bizi tehdit ettiler! ‘Buradan gidin’ dediler! Siz teröristsiniz, dağdakilere yiyecek veriyorsunuz dediler. Köpeğimi bile kurşunlayıp öldürdüler! Torunum yaşındaki bir rütbeliden tokat yedim! Sonunda köyümüz boşaltıldı! Köydeki arazilerimi, çayırlarımı, meyve anaçlarımı, bağ ve bahçelerimi bırakıp geldim! İneklerimi, keçilerimi, koyunlarımı, mal-davarımı yok pahasına satıp geldim! Artık gölgesinde oturacağım bir söğüt ağacım bile yok! Köyde çeşmemizin soğuk suyunu içmek, Pêrî Irmağı’nın sesini dinlemek, bir ağaç gölgesinde yatıp uyumak, bağ-bahçe işiyle uğraşmak bana güç veriyordu! Burada yapacak iş bulamıyorum! Zaman geçmiyor üzerimden! Nefes alamıyor, boğulacak gibi oluyorum! Her taraf beton, araba, gürültü... Çok daralıyorum! Canım sıkılınca biraz dolaşayım diyorum olmuyor! Kahveye gidiyorum kimse dönüp bakmıyor yüzüme! Sohbet edemiyorum! Artık yaşamak istemi-yorum! Ölüm zamanım geldi! Köyümden uzakta ölmek de istemiyorum! Ölürsem beni köyümün mezarlığına götürsünler! Bana sorarsan dünyada en büyük zulüm bir insanı yurdundan koparmaktır! Hele biz yaşlılar için buna dayanmak çok zor! Gençler alışıyorlar, ama ben bu şehre alışamıyorum! Artık benim ölmem şart oldu!”

           Paşlı Hesen Dede/Hasan Akyol: “Ben kendime kesme taştan bir konak yaptırmıştım. Bir gün gelir de bu köyden ayrılırım diye düşünmemiştim. Ömrüm burada geçer, bir gün gelir ölürsem, sevdiklerimin yanına, köyümüzün mezarlığına gömülürüm, bu köy, bu konak dünya durdukça duracak, bizden sonra da hayat buralarda sürüp gidecek diye düşünürdük. Böyle düşünmek de bize huzur verirdi. Özene bezene konağımı yaptırdım. Fakat içinde ancak on bir yıl oturabildim. Bir zaman geldi, köyde yaşama imkânım kalmadı. İstemeden, içimiz kan ağlayarak 1973 yılında İstanbul Sarıyer’e göç ettik. O tarihten beri buradayız. Buraya yerleştikten bir süre sonra köydeki konağımın bakımsızlıktan yıkıldığını öğrendim. Bunu öğrenince içimde bir şeyler koptu; evle birlikte dünyam da yıkıldı! Bu dünyada yapayalnız kalmış gibi oldum! Her şey anlamsızlaştı! Kırk-elli yılımı geçirdiğim, tarlalarında ekin, çimenlerinde ot biçtiğim, dağlarında ve ormanlarında gezdiğim, söğüt ve kavak ağaçlarının altında uyuduğum, çeşmelerinden soğuk sular içtiğim, ırmağında yüzdüğüm, mezarlığında atalarımın, sevdiklerimin yattığı, her karış toprağında ayak izlerimin olduğu köyümden ayrılmak benim için ölümden farksız! Konağım da yıkılınca etim kemiğimden ayrılır gibi oldu! Sanki ruhum nefessiz kaldı! Evimin sahipsizlikten göçmesi o kadar zoruma gitti ki, bir yaz mevsiminde atladım köye gittim, evin yıkılmayan duvarlarını da ben hırsımdan kendi ellerimle yıktım. Kimsenin bir zamanlar burada bir konak olduğunu bilmesini istemedim. Evimin duvarlarına her kazma salladığımda kendi evladımı öldürüyormuşum gibi acı duydum! Bu bir tarafı kimsesizlikten göçmüş evi yıkarak geçmişimin izlerini de yok ediyordum. Geçmişin yok olması insana çok acı veriyor!”

           Kitapta söyleşi yapılan kişilerin çok iyi birer anlatım ustası olduğu görülüyor. Bu usta anlatımcıların eşliğinde okuyucu oldukça keyifli bir kültürel gezintiye çıkıyor Pêrî Vadisi coğrafyasında. Bu kitabın diğer bir özelliği de yalnızca kitaba konu olan vadinin bir yerleriyle aidiyet bağı olanların değil, insana ve hayata dair merakı olan herkesin keyif alarak okuyabileceği bir kitap olmasıdır.

          Mithat Özcan’ın kaleme aldığı bu kitap, severek okuyacağınız nitelikte bir kitap…

           İLETİŞİM:  Tel: 0538 451 13 05              mail: perivadisi_55@hotmail.com

 

 

 

Kaynak : MİTHAT ÖZCAN’IN

Bu Habere Yaplan Yorumlar
Bu Habere Ait Kaytl Yorum Bulunamad.
Yorum Yapn
Misafir :
MP3 PLAYER
Srekli al
EMEK YAPI

 

DUYURULAR
EMİN TİCARET

 

Gncel Ekonomi Haberleri